28 Haziran 2015 Pazar

Şimdilik! - Sahur Çizittirmeleri

Bugün de açlıktan ölmedim ve ramazan öncesi yaşadığımız o 'nasıl yapıcaz!' telaşının komikliğini fark ettim güncecim :)

(Nihat Hatipoğlu mode on) Ramazanı yaşamak bu dünyaya gelmiş bi insanın başına gelebilecek en güzel şey. Allah kendini bundan mahrum bırakıp, bugününe ve yarınına zulmedenleri ıslah etsin.. (Nihat Hatipoğlu mode off)

Geçenlerde bi sebeple gündüz saatlerinde sultanahmet tarafına gittim. Sokaklarda yürürken sultanahmete, ayasofyaya karşı oturmuş birasını yudumlayan turistler çekti dikkatimi. Kafelerin kaldırımlara attığı masalara kurulmuş, buz gibi kocaman biralarını önlerine koymuşlar.

Bir taraftan etrafı seyredip, sokaklardan gelip geçen 'oruçlu müslüman halkı' seyrediyorlar, diğer taraftan keyifle içkilerini içip yemeklerini yiyorlar.

Aynı anda ezanlar okunmaya başlıyor. En yakıcı öğle saati, misafirler hala yiyip içerken, ev sahipleri onların etrafından sessiz sedasız -bir şey söylemeye hakkı bile olmadan- sanki bir hoşgörü timsali gibi geçip gidiyorlar.

Ne acayip dimi :) Burası bizim ülkemiz değil dedim. Ezanlarımıza camilerimize karşı, orucumuza rağmen oturup sokak ortasında birasını yudumlayan o adamlar şimdilik her şeyin sahibi. Bizim bile..

Ve en garibi ne biliyo musun güncecim, bütün bu hoşgörüsüzlük karşısında hoşgörülü olmaya zorlanmam. İçi boşalmış bir hoşgörü kelimesi nasıl onlar için bir şey ifade etmiyorsa, benim için de etmiyor demektir..

Hoşgörmüyorum, görmiycem.. 


Burası bizim ülkemiz değil derken, aslında tüm dünyada birer misafir olduğumuzu unutmuştum. Başka bir şeyi daha o anlık unutmuştum. Bugün hatırlayacaktım.

Dün Amerika'da eşcinsel evlilikler yasallaştı. Bi anda her yeri lgbt bayrakları kapladı ve dünyayı yöneten kurumların binaları gökkuşağı renkleriyle 'aydınlatıldı'. 'Özgürleşiyoruz ve her yere geleceğiz' dediler.

Bazen bir şey olur ve kafanda taşlar yerine oturur, ondan bağımsız olduğunu sandığın pekçok şeyin yerini bulur onları anlamlandırırsın. 

Bu da öyleydi sanki. Aylar önce whatsapp uygulamasında değişen emojilerin bile bir anlamı vardı. Ten rengi seçenekli emojiler gelirken, yanlarında eşcinsel çiftlerin simgelendiği emojileri de getirmişlerdi. Eşcinsellik, ten rengi kadar doğaldır diyorlardı yani.

Gezi olaylarında açılan kocaman lgbt bayrakları, hdpnin eşcinsel aday göstermesi ve buna rağmen bu kadar oy alması ve hatta yarın yapılacak 'onur (!) yürüyüşünün' Fatih Çarşamba'dan başlayacak olması..

Bugün anladığım şey, tüm dünyayı ve dolayısıyla bizi de onların yönettiği gerçeğiydi. Eşcinsellik tüm dünyada onurlandırılıp yüceltilecek. Müslümanlar homofobik ve bağnaz olacak - yani yeri değişmeyen bir tek biz olacağız Allah ın izniyle :) -

Her şey yer değiştirdikten sonra bizler de bu değişimlerden nasibimizi alacağız ve o gün bugünkü kadar tuhaf gelmeyecek hiçbir şey. Çünkü alıştırılacağız..

Tabii bütün bunlar 'şimdilik' böyle. Birgün her şey öyle bir yer değiştirecek ki, o değişimi geriye döndürmek o 'bizleri yönetenler' için bile imkansız olacak.

Benim canımı yakan, kalbimi sızlatan şey Allah'a karşı yapılan bu meydan okuma. O'na olan özel hislerimden geliyor yani bu tahammülsüzlüğüm :) Yoksa birileri kendini helak etmiş, hiç umrumda değil. Ben O'na yüzsüzce karşı gelip, bunun adına 'onur' denmesini kaldıramıyorum.

Gün gelip herkes O'nun insafına kaldığında tüm bu meydan okumalar boşa çıkacak. Şimdilik her şey onların olsun..

Tek istediğim cennetin sokaklarında müslümanca gönül rahatlığıyla dolaşabilmek, onlarsız :)

Cennete gidersem sabah namazı saatini sorucam :)

Cennet kokulu sahurlar :*

27 Haziran 2015 Cumartesi

Uyuryazar - Sahur Çizittirmeleri

Esrarengiz bir geceden, iyi sahurlar güncecim!

Evet bu gece çok esrarengiz. Çünkü bugün enteresan bi şey yaşadım ve sabahtandır buna bi anlam vermeye çalışıyorum.

Telefonumdaki notlara bakarken benim not yazma disiplinimle yazılmış, ama bana ait olmayan, daha doğrusu yazdığımı hiiiç hatırlamadığım bi not çekti dikkatimi. Tanıdık gelmeyince şöyle bi açtım baktım. Anlamsız iki cümle yazıyor.


Tarih ve saat her şeyi açıklıyo tabi. Uyurken saçma sapan bi şeyler yazmışım ve bunu 2 hafta kadar sonra, bugün fark ettim. Uyurken bile dindarım :))

Peki ama bu kadar derin uykuda bu nasıl mümkün oluyor? Var mı yaşayan merak ettim.

Hala şaşkınım, şaşırmasız sahurlar :*

26 Haziran 2015 Cuma

Yığıntı - Sahur Çizittirmeleri


Aslında insan hiçbi şeyi unutmaz dimi güncecim? Hatırlamamak için çabalar, o kadar. Veya hatırlamak istediklerini hatırlar ve bunu 'unutmak' zannedip kendini kandırır.

Zaten bu insan denen şey, durmadan kendini kandırır.

Ama freud ve jung haksız değildi. Hatırlamak istemediğimiz her şeyi beynimizin bir yerlerine fırlatıp, üstlerine kapıları kapatıp, kapının arkasına da koltuk, şifonyer, dolap, sandalye, masa ne varsa çekiyorduk.

Bunu tom ve jerryden öğrenmiş olabiliriz.

Zaten tom ve jerry izlerken de bu yöntemin çok saçma olduğunu düşünürdüm. Kapının akrasındaki o şey, öbür tarafa yığılmış o eşyaları itebilirdi. Bu herkes için mümkündü, biraz yüklensen yıkardın yığıntıyı.

Hatırlamak istemediğimiz şeyler de aynen böyle yıkıyor yığıntıları. Kapının dışına çıkıp, etrafı kolaçan ediyorlar.

Sen uyuyorsun o esnada. Hiç farketmiyor üstelik. Mutluluktan ölecektin uyumadan önce ya da ağlamaktan için çıkmıştı bir sebeple. Önemsiz.

Onlar çıkıyor ve sinsice, sessizce şöyle bir geziniyorlar. Saçılıyorlar etrafa. Kapının önüne yığdığın şeyler dört bi tarafa dağılıyor. Sonra sen uyanıyorsun.

Ve her şeyi toparlamak, odaya tıkmak, arkasına da yeniden büyük bir yığıntı hazırlamak zorunda kalıyorsun.

Yoruluyorsun haliyle.

O koca yükü taşımaktan, her defasında toplayıp kaldırmaktan yoruluyorsun.

Üstelik bir de bütün bunları yaparken, o eskimiş sandalyeden kıymıklar batıyor eline.

Sızısı geçene kadar bekliyorsun.

Kıymıksız sahurlar :*

23 Haziran 2015 Salı

Esmersen Güzelsen - Sahur Çizittirmeleri

Böğürtlenli dondurma tadında sahurlar güncecim.. Az önce yedim de, tadılası bi lezzetmiş, tavsiye edebilirim. Bi de rengi mor, böyle limonluyla, çilekliyle, karamelliyle filan üst üste koyunca baya bizimlasın niteliğinde bi görüntü çıkıyo ortaya.

Ama konumuz kesinlikle dondurma değil ve benim en sevdiğim dondurma da böğürtlenli değil. Başka bi şey.

Konumuz, değişmeyen tek şeyin değişim değil, küçük tatlış miniş ve esmer kızlar olduğu gerçeği.

Evet güncecim, bir yerlerde savaşlar çıkarken, birtakım hayvanatın nesli tükenip, başka birtakım varlıklar yeni düzenler yıkıp inşa ederken, birileri bir yerlerde koyunları filan klonlarken değişmeyen tek bir şey vardır: KÜÇÜK TATLI ESMER KIZLAR.

Ve hepsinin yegane bir amacı vardır: SARIŞIN OLMAK.


Bu trajikomik gerçek, üç (3) yaşını geçen her miniş esmer kızı bulur, yaklaşık on dört (14) yaşına gelip de saçını boyatarak sarışın olamayacağını acı bir şekilde idrak edinceye kadar devam eder.

Evet ben de minicik, küçücük içi dolu turşucuk bi kızken aynı kaderin kurbanı olmuş, yaşım büyüyünce sarışının adı, esmerin tadı olayıyla tanışmıştım. Sonrasında esmerin upuzun gür ve simsiyah saçlarının, sarışının seyrek ve ince sarı saçlarını evire çevire dövebileceğini de anladım tabii. Yalan mı güncecim he yalan mı? Söyle yalan de hadi! Hadi söyle de gözünün ortasına patlatıyım bi tane!

Şaka şaka. Ne patlatması, hayır en kötü saç derini filan yüzerim. (Burda şeytan smileysi var aslında)

Bugün aynı buhranı yaşamaya yaklaşık iki (2) yıldır başlamış beş (5) yaşındaki bir küçük minik tatlı esmer kızın da gündemi aynıydı. Sarışın olucağına kendini ciddi manada inandırmış bu küçük amazon, bu yaz tatilinde oksijen suyuyla güneşlenmeyi filan hayal ediyor.

5 yaşında düşünülecek şeyler mi bunlar deme güncecim. Ben o yaşta kuaförde çığlık kıyamet ağlayıp, saçları sarıya boyanmakta olan bir kadının boyasına -ben de istiyorum banane- diyerek saldıran kız tanıyorum. Yo ne alaka ben değilim ki o.

Bu küçük ve çaresiz kıza esmerliğin gücünü anlatmaya çalıştım.

Ona öncelikle, karabiberim şarkısından ve o klipteki esmer kızın göbeğinden yenen siyah zeytinden bahsettim. Gördüğün gibi her şey siyah ve her şey mükemmel.


Sonra ona çikolata kız adlı eseri dinlettim. Çikolata kız çikolata kız - al beni sar beni sev beni öp beni - çikolata kız çikolata kız tambatumba esmer bomba.

Ardından, esmerim biçim biçim ölürüm esmer için alem bana heyrandır esmer sevdigim için voey hele loy loy loy kibar yarim esmerim loy adlı muhteşem eseri dinlettim.

Özellikle bu kısım çok önemliydi güncecim. Çünkü burda yalnızca esmer kadın övülmüyor, aynı zamanda esmer kadını tercih eden erkeğin de hayranlık uyandırıcı bir varlık olduğuna vurgu yapılıyordu.

Hemen arkasından, sen başa bela dilber her derde deva esmer, salına salına sinsice girdin kanıma gizlice şeklindeki dizeleri de küçük kızın beyin loblarına yerleştirmeye çalıştım. Burası da esmer kızın gizemini ortaya koyarken, aynı anda bu müthiş kızın on parmağında on marifet olduğuna işaret ediyordu.

Ve tabii ki en önemlisini unutmadım : kara üzüm habbesi le le le le canım göynüm sevmez herkesi esmersen güzelsen.

Bu en önemlisiydi güncecim. Çünkü şair (?) burada esmer kızın HERKES gibi olmadığını, özel olduğunu belirtirken aynı anda onun SIRADIŞILIĞINA veyahut SIRADİŞİLİĞİNE vurgu yapıyordu.

Ve o son cümle urfa şivesiyle birleşip bütünleşerek altın vuruşu yapıyor: ESMERSEN GÜZELSEN

Beline kadar simsiyah saçları olan kız güzeldir, bunun başka çaresi yoktur ve dahi bu konu tartışmaya kapalıdır diyor şair (?&/₺:?./&;₺;)

Ve sonuç! Bütün güzel şarkılar esmer kızlara yazılmıştır. Her zaman siyah en güzeldir, işte o kadar!

Adriana mı sarışın, angelina mı sarışın? Tüm dünyaya güzelliğiyle nam salan kadınlar da esmerdir.

Hatta güncecim baksana, sahur gecenin siyahında, iftar akşamın siyahında.

Ben örneklerimi çılgınlar gibi genişletirken küçük kızın ağzı açık kalmış, siyah ve kışkırtıcı saçlarının gücünü keşfetmeye bir adım daha yaklaşmıştı.

Toka tutmayan saçlar tadında sahurlar olsun güncecim, ciao :*

19 Haziran 2015 Cuma

Şevşenko - Sahur Çizittirmeleri

Mutlu mesut sahurlar olsun güncecim..

18 saatin darbesini hem de sahurdan itibaren feci şekilde yemiş zavallı bir kızcağız olarak anca kendime gelebildim. Çizittirmeler başlasın o zaman!

Evet artık daha az yazıyorum buralara. Zamanında bir büyüğüm demişti ki -artık bloga daha az yazacaksın, hatta belki kapatabilirsin bile, çünkü orası misyonunu tamamladı-

O an içim öyle bir cız etti ki, anlatamam. Bunu anlayabilmen için senin de dost ediğindiğini hissettiğin bir blogun ya da bir defterin olmalı. Veya başka bir şeyler.. 'Ona artık eskisi gibi uğramayacaksın' düşüncesi beni korkutmuştu.

Dışardan başımı salladım, e onaylamam gerekiyordu. Ama içerden hissettiklerim farklıydı.

Küçük gerzek kızlar gibi içimdeki suratımı asıp 'hiç de bile!' demiştim. Sonra da 'acaba mı?' düşüncesi beni feci şekilde ürpertmişti. Belki o 'bir büyüğümüz' gözlerimdeki ifadeden anlamıştır. Ben onun gözlerindeki ifadeden, benim gözlerimdeki değişimi anladığını sanmıştım.

Sonra tabii zamanlar geçti. Bloga eskisi gibi uğrayamaz oldum. Çünkü aklımdan her geçeni fütursuzca yazmaktansa, bir yerlere not edip kitaplaştırmalıyım diye düşündüm. Ve aklıma o kadar çok şey geldi, o kadar hepsi birikti ki, henüz elle tutulur bir tane kitabım olmasına rağmen, kafamın içinde yüzlerce kitabım yayınlandı.

Hayat beni o 'bir büyüğümüzle' karşılaştırmasa, belki de o aklımdan geçenlerin hepsi bir yıldır bu blogu doldurup taşırıyor olacaktı.

Tabii bütün bu anlattıklarımın sahurla hiç ilgisi yok. Güncecim ne diyim? Bugün karşıma çıkan istisnasız her insana sahurda ne yedin diye sordum. Ve şevkle sahurda ne yediğimi anlattım. Ama her defasında aynı şevk.



-bu kelime bana şevşenkoyu hatırlatıp duruyo. Neydi bu futbolcu filan mı?-

Neyse konu şevşenko değil. Hatırladığım gibi bi futbolcu ismiyse çok şirinmiş ya. Şevşenko.

Sonra güncecim durmadan ezan vakitleri uygulamasını açıp akşama kaç saat kaldığına baktım. 

Mukabelede hoca denizlerin ve akarsuların yeryüzünün ağlamasından oluştuğunu anlattı. İçimden ulen ben sizin gibi hocaların uydurmasyonlarını yiyeyim, ama şimdi yemeyeyim orucum bozulur, iyisi mi iftarda yiyeyim, ama o zaman da orucumun bereketi kalmaz, iyisi mi sahurda yiyeyim, e o zaman da karnım doymaz diye düşünüp durdum. Hakketten bu hocaları hangi hocalar yetiştiring, bu insanlar neden hangi mevkilere gelirlerse gelsinler 'yahu Allah yaratmış işte bu kadar, yaratmak istemiş yaratmış' diyemiyoring anlamıyorum.

Nurcusu fethullahçısı süleymancısı mahmut hocacısı hepsini denedim güncecim kimseyi diğerinden ayrı tutup bir topluluğa ekstra kötü kötü bakışlar atmıyorum. Ama cemaat denen olayı bizim insanımız çok yanlış anlamış be güncecim.

Yine de boş oturmaktansa gidip iki kelam işitmek güzel. Hem anlatılanları kendi süzgecinizden geçirip, sonra da güvendiğiniz bir kaynağın süzgecinden de geçirirseniz baya pürüzsüz bir iman elde edersiniz ve dininiz topak topak olmaz. Süzgeç önemli.

Ay ne diyorum ben sabahın sıfır beş sıfır dohuzunda ya?

Hayat güzel, ramazan ise pek bi güzel. O kadar yaz ramazanı gördük, her defasında gelen bu serinlik, bu tatlı esinti, bu ayş oyş ayaklarımızı üşüten minik rüzgarlar tesadüf olamaz değil mi? Ateistler bunu nasıl açıklasın be güncecim?

Allah sevdiklerine, kendisine itaat edenlere nasıl da sevgi ve merhametle yaklaşıyo, bunun karşılığını veremezsek zaten zebanilere kendimizi alıştırmaya çalışalım bile güncecim. Bu kadar da ayılık olmaz yani. Böyle şeyler olunca işlediğim günahlardan daha bi utanıyorum. Şunu paylaşasım geldi:


Ama öyle :)))

Şevşenko tadında sahurlar efenim :*

10 Haziran 2015 Çarşamba

Yaşı Kaçtı? 18, 19, 20?

Selam güncecim. Bu yazıyı hemen yazmıyım, bir iki gün sonra yazıyım ki kötü kelime çıkmasın ağzımdan dedim. Gayet sakinim, sadece tespitimi şuralara bırakıp sessiiiiiz sedasız gidiciiim.

Konu nedir dersen, nedir bilmem ama siyaset değil. Akp veya akpnin iktidarı kaybedişi de değil. Sebepler, sonuçlar, seçim analizi falan filan hiçbiri değil.

Konu güncecim, içinde yaşadığım toplumun geleceğine dair bütün umudumu yitirmiş olmam. Ben belki de milliyetçilik duyguları sıfır olan biriyim. Böyle gördüm böyle yetiştim, ki Türk değil Arap olmama rağmen. Her zaman öncelik insandır algısıyla büyüdüm. Irklar, halklar, topluluklar ne olursa olsun insandır. Derilerinin rengi, konuştukları dil, soyları kökenleri onlarındır. Bana düşen insanı insan oluşuyla sevip saymaktır. Hala da aynıyım çok şükür.

Bu yazının konusu kürtler değil, insanlardan bahsetmek istiyorum.

Heralde bu memleket yıkılsa umrumda olmaz diye düşünürdüm eskiden. Öyle olmasını dilediğimden değil :) herhangi bir milliyetçilik duygusunu kendimde hissetmediğimden. Sevmemek gibi bi şey de değil bu, hani başka yerlerde de yaşanabilir, başka insanlarla da birlik olunabilir düşüncesiydi.

Aslında sebebi belliydi. Bi yerlerde her zaman 'vatan!vatan!vatan!' diye bağıran birileri vardı. Belli ki o birileri vatanını aşırı aşırı seviyor ve bu da bana çok garip geliyordu. Onlar gibi haykırmadığıma, telaşlanmadığıma göre ben o kadar da sevmiyordum vatanımı.

Ama bu pazar bende işler değişti. O durmadan vatan!vatan! diye haykıranların aslında ne mal olduklarını anlamış oldum. Ve bunca zaman da bu ülkeyi GERÇEKTEN seven bendim, onlar değil. Bunu fark etmiş olmak daha önce içimde var olduğunu bile bilmediğim envai çeşit duyguyu canlandırıverdi.


Sadece İstanbul'dan bahsedelim, Bebek'te HDP %45 oyla 1. parti olarak çıktı. Nişantaşında da %30 oyla 1. oldu. Hani şu 'beyaz türkler' dediğimiz veya 'elitist' veya 'kemalist' dediğimiz o Atatürk'ün kurtardığı vatana sevdalı insanların çoğunlukta olduğu semtler buralar. Sonra Etiler var bi de, %20 oyla burda da HDP 2. parti olmuş.

Sonra ne mi olmuş, tamamı dağdan inip, elindeki kaleşnikofları atıp, belindeki şalvarları çıkarıp takım elbiseler giyen adamlar meclise girmiş.

Şimdi diyceksiniz ki, onları tepemize Erdoğan çıkardı, bu yolu onlara o açtı. Evet kesinlikle öyle oldu, ama Erdoğan bu yolu 'onlara' açtı. Terör bitince kendini ancak kan dökerek ifade eden bu topluluğa alan kalmadı ve onlar da soluğu mecliste aldı.

Bana göre dağda olacaklarına mecliste olsunlar, canlar çarpışacağına fikirler çarpışsın. Evet kanıma dokundu Öcalan soyadlı, suratında meymenetin zerresi olmayan o kadının meclise girmesi. Ama dağda anadolunun gariban çocuklarını katlediceklerine, mecliste adam olsunlar, razıyım.

Zaten benim derdim onlarla da değil. Çünkü ben kürt düşmanı değilim çok şükür. Kimisi kanla yapıyo bu işi kimi kalemle ama herkesin bi yolu, bi davası var. HDP'ye oy veren, bu davayı güden adamı aşağılamak, ona hakaret etmek kimsenin haddi değil. Hatta eylem değil ama fikir olarak baktığımda HDP gibi bir parti MHP denen o vasıfsız topluluktan çok daha fazla anlam ifade ediyor.

Bütün bunlar bende böyle, peki ama ben bu partiye oy verir miyim? Asla! İnsan kanı döken, sokaklarda otobüs patlatan, parklarda bahçelerde bombalar patlatan, dağlara kızları kaçırıp tecavüz eden, erkekleri kaçırıp cinayet işlemeye zorlayan, Allah'ın dini ve bu dinin emirleriyle alay eden dinsiz bir topluluğa asla oy vermem.

On binlerce gencecik çocuğun hayatını bitirmiş, anne babaların ocağına bunca ateş düşürmüş bi partiye asla oy vermem. Karşılığında nefret ettiğim adamı veya onun partisini yok edeceğimi bilsem de ben kalkıp bu kanı bozuklara oy vermem.

Ama işte o çok büyük vatan sevdalıları, o her fırsatta Erdoğan için 'memleketi parsel parsel sattı' diye çığırtkanlık yapanlar koşa koşa HDPye oy verdi. Hani Ahmet Kaya'yı sırf kürt diye linç ederek ülkesinden kovanlar..

Hiç acımazlar güncecim. Çünkü onların ne değerleri vardır ne merhametleri ne de vicdanları.

Bebek luccada içkilerini yudumlarlar mesela. Sorsan banane derler. Banane o şehit çocuğun anasından babasından! Size ne tabii..


Sizin atalarınızdı zaten onları asker olmaya zorlayan. İslamı çağrıştıran her şeye kin kusan bu laik devlet, ölen askerine tamamen islam dinine ait olan şehit unvanını verdi. Neden? Anadolunun gariban çoluğu çocuğu bu vatan uğrunda canını versin, adlarına da şehit diyelim anne babalarının sesini keselim diye. Biz de ülkenin en güzel noktalarında oturup içkilerimizi yudumlarız!

Ne ala memleket dedikleri bu oluyo heralde. Hadi bunlar din düşmanı, bunlar Allah'ın dinini yaşayan insanlar en ufak bir refaha kavuşmasın ister, hadi onlar ebu cehilin soyundan gelmişler. Peki ya o malum diğerleri?

Ben bu partiye neden oy vermem, anlattım. O işin dünyevi kısmıydı. Oğlunu askere yollayıp bi daha da yüzünü göremeyen o zavallı babanın hürmetine oy veremem ben bunlara.

Bi de işin ahiret kısmı var. Gidip kafire, dinsize oy veren müslümanlar şunu çok iyi bilsin ki, bunun bedelini Allah a fitil fitil ödeyecekler inşallah.

Ve hiçbir bahaneleri olmayacak. 'Ama zalim bi iktidardan kurtulmak için yaptık' diye ağızlarını bükseler de bi faydası olmayacak. Burda aldıkları fetvalar orda geçerli olmayacak.

Gerçi bebekli, nişantaşlı ve artık aynı zamanda HDPli kemalistlerimizden özür diliyorum, alnı secdeli ağzı kuranlı adamlar yitirmiş değerlerini. Allah'ın kanununu bile hiçe sayıp eşcinsel adaylı, eli yüzü kanlı kafire oy vermişler. Bi seçimde en büyük din düşmanlarına, öteki seçimde diğer en büyük din düşmanlarına. Sen denize karşı içkisini yudumlayandan hangi erdemi göstermesini beklersin ki?

Beklemiyorum işte güncecim. Tam da bu yüzden umudumu yitirdim. Bu toplumdan adam olmaz, çünkü hakkaniyet yok. Çünkü hangi hayat tarzında olursa olsun, erdem yok, değer yok, vicdan yok.

Ben bazı şeyleri merak ediyorum, HDPyle hiçbir ortak noktası olmadığı halde sırf AKP gitsin diye oy veren o ne olduğu belirsizler de merak ediyo mu?

Mesela dağdan inmiş, seçim süreci boyunca bütün kemalist çevrelerin kahraman ilan ettiği o demirtaş hangi çocuğu öldürmüştü acaba? Çok merak ediyorum..

Adı neydi, Ahmet, Mehmet, Mustafa, Yusuf? Yaşı kaçtı 18, 19, 20? Hangi tarihte öldü? 15 sene önce mi, 20 mi, 25 mi? Nereliydi? Peki anne babası şimdi ne yapıyor acaba? Yaşasa kaç yaşında olurdu, ne okurdu, kimle evlendirirdik diye konuşup ağlıyorlar mı? Acısı ilk günkü kadar taze mi hala?

Berkin ölmüştü bi de dimi. Geziciler çok kızmıştı, katil Tayyip! Çocuk katili Tayyip!

Ne kadar kızmışlarsa, on binlerce çocuğun katillerini kahraman yapıp kendi elleriyle başlar üstüne koydular.

Ne diyim, Allah büyüktür, adaleti de öyle..

9 Mayıs 2015 Cumartesi

Kendi İçinde Kaybolan Kadınlar Kulübü

Az önce bir Kadın Hastalıkları Uzmanı olduğumu fark ettim.

Evet öyleyim. Diplomam yok belki ama kesinlikle öyleyim. Çünkü sadece kadınlara has olan bir hastalık türü keşfettim. Hastalığa kendi adımı vermeyi düşündüm: Buşra. Hani şu Behçet hastalığı filan gibi. Ama sonra vazgeçtim. Her ne kadar mucit ben olsam da, şahsım bu hastalıkla hiç bağdaşmadığından adımı lekelerim gibime geldi. Sonra aslında bi sosyolog olduğumu hatırladım. Benim isim vermeme gerek yok ki. Olayı anlatırım, herkes ne hali varsa görür. Hayır bana ne yani?

Konuya gelelim dimi artık?

Bazı kadınlara çok üzülüyorum. Neden böyleler? Her şey hakkında bir şeyler düşünmek zorunda hissediyorlar kendilerini. Sürekli insanları inceliyor, onlardan bir şeyler bekliyorlar.

Etrafımdaki bütün kadınlar ağızlarını açtıklarında bana başkalarından bahsediyorlar. Ya şikayet ediyorlar birilerini ya da çekiştiriyorlar. Bazen de övüyorlar. Ama her ne şekilde olursa olsun, sürekli, her daim, aralıksız, yalnızca ve sadece BAŞKALARINDAN BAHSEDİYORLAR!

Sohbet anlayışları bu yani. Bu yüzden genelde bana kıl oluyorlar. Ya sessizce dinlediğim için ya da bazen sonunda patlayıp 'e napalım yani?!' dediğim için.

Bu kadınların göze batan ortak bir özelliği var: MUTSUZLAR.


Başta bunun eğitimle ilgili olduğunu düşündüm. Ama sonra baktım ki, eğitimlisi de aynı. Sonra evlenmekle ilgili olabilir dedim. Bi de baktım, genç kızı da aynı. Belki yaşam şartlarıyla ilgilidir dedim, ama ne yazık ki, zengini, orta hallisi, moderni, dindarı, özgürü, baskı altında yetişmiş olanı, her biri ama her biri aynı şekildeydi.

Herhangi bir eğitim ve refah düzeyinde, herhangi bir şartta.. Bu kadınlar hep insanlarla yaşıyor ve onları kendilerine dert ediniyorlar. Ve mutsuzlar.

Çünkü ister çalışsınlar, ister evde otursunlar, ister okumuş ister okumamış olsunlar, ister zengin ister fakir olsunlar, bu kadınlar mutsuz.

Aslında ben hiçbir konuda kolay yolu seçen biri değilim. Genelde zor olana giderim, ama bazı şeyler var ki, onlarda kolayı seçmezsen mutsuz olursun. Ve mutsuzluk her şeyi mahveder. Yani insanın temeli budur. Temelde mutsuzluk varsa, bu her şeye yansır. Yaşamanın en kolay yolu da insanlardan beklentiyi minimumda tutmaktır.

Mutluluktan kastım iç huzur aslında. Mutlu olmak diye bir şey yoktur. Huzur vardır. Mutluluk anlık gelen, çabucak giden geçici bir şeydir. Huzursa hep ordadır. Başına gelen korkunç olayları metanetle karşılayabilen insanlar huzurlu insanlardır işte.

Ve huzura sahip olmanın tek yolu kişinin kendisidir. Sende olup da başkalarında olmayan hiçbir şey sana huzur getirmez. Birilerinden fazla olman huzurlu olacağın anlamına gelmez, eksik olmanın huzursuz olacağın anlamına gelmediği gibi..

Yakınımda olanlara anlatmaya çalışıyorum bazen, neden böyle bir şey bekliyosun?? diye soruyorum. Hepsi anlık duruyor ve düşünüyor. Beklemenin saçma olduğunu anlık da olsa anlıyorlar.

Neden biraz kendine yönelmiyorsun? Hayatında hiçbir şeyin anlamı yok mu? Seni sürekli insanları ve onların yaptıklarını veya yapmadıklarını, kırıcı hallerini, tavırlarını, alaycı sözlerini, vurdumduymazlıklarını falanlarını filanlarını düşünmekten ve bunlara içerlemekten alıkoyacak hiç mi bir şey yok?


Erkekler belki tam olarak anlayamaz. Ne diyo bu derler. Ya da kadın işte! derler. Ama onların da bilmediği bazı şeyler var..

Peygamber as miraca çıktıktan sonra, cehennemde en çok kadın gördüğünü söylemiş. Kadınlara baktığımda, bütün bunları düşündüğümde bu gerçeğe şaşırmıyorum. Kadın yok olmaya çok müsait bir varlık. Ama nerede yok olmaya? Mesele de bu..

Kadın kendi içinde yok olmaya müsait. Erkekte olmayan bir şey bu. O karmaşık düşünce sistemi, o derin iç dünya, erkeğin hiç bilmediği bir şey. İnsan bilmediği bir şeyi ne kadar anlayabilir ya da ne kadar kestirebilir ki?

Erkekler kadınları anlayamadıklarını söylerler. Peki acaba bir kadın kendini ne kadar anlayabiliyor ki? Vücuttaki en ufak hareket, minicik bir rahatsızlık bile insanı değiştiriyor. Peki kadın?

Hayatını döngüsü hiç durmayan bir hormon sistemiyle yaşıyor. Vücudu hiç durmadan, doğurmaya hazırlanıyor. Hamilelik olmazsa, bütün hazırlık vücuttan dışarı atılıyor, bu süreç bittiğinde yeniden başa sarıyor.

En ufak bir hastalıkta bile değişen ruh, bu karmaşaya adapte olabilmek için çırpınıyor.

İnsan kaybolmamak için oyalamalı kendini. Huzurlu ve dolayısıyla mutlu olabilmek için. Erkeğin burda işi daha kolay. Hemen her erkek, sadece çalışarak, iş hayatıyla, kazançla kendini oyalayabilir.

Burda erkeği küçümsemiyorum. Onların da kendilerine göre sıkıntıları var. Herkesin bir popisi var :) Ama cehennemde erkekten çok kadın gördüğünü söylüyorsa peygamber as, bu demektir ki kadının işi daha zor.

Kadın gibi kendi iç dünyasında değil, dışarda kaybolursa kayboluyor erkek. Haramla ya da hatayla. Erkek çalışarak oyalıyor kendini, ama bu her erkeğe yetebilirken, her kadına yetmiyor. Kadın kendisini beklenti ve melankoliden alıkoyacak bir şeyler bulmalı. Manen kendini doyuracak bir şeyler.

Ne biliyim işte, üzülüyorum. Onları böyle çaresiz ve bomboş görünce gerçekten üzülüyorum. İnsan bir kere geliyor dünyaya. Nasıl olur da hep başkalarını inceleyip, insanlarla meşgul olup, bir hiç gibi çekip giderler?

Hiç yaşamadan ölüyor gibiler.

Ciao..

P.S: Bir yazıya adam gibi bir başlık koymak bu dünyadaki en zor şey :/
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...